***
10.04.1999 günü her nedense, Liverada ilk gecemizi geçirdiğimiz eve gittim. Yalnız temelleri kalmış bir harabeydi. Sanki rahmetli annem o zaman burada ölmüş de buraya gömülmüş ve mezarını ilk ziyaret edermişçesine özlem ve acılar içinde mezarının başında durur gibi bu harabenin başında durdum. Hayal gücümü toplayarak o günleri bütün hasretimle hatırladım. Derin duygularla eve geldim. Başımda bir ağırlık, vücudumda bir çöküntü ve kalbimde inanılmaz bir hüzünle bu notları tuttum.
***
Bugün bulunduğum noktadan gerilere baktığımda, başlangıç noktasını Tonya’nın Vamenli köyünde sisli, bulanık, tam olarak okunamayan çizgiler görürüm.
Yerimizin dibinden geçen yaya yolunu kazma kürekle araba yoluna dönüştüren işçileri, annemin odun yapmak için gittiği ormanlardan Onu bekleyişimizi, komşumuz İmamoğlu Hacı Mehmet’in kardeşi Eşref’in buzağımızı kesmesini, dedemle birlikte Eğnişoba denen köy merasında sığır beklediğimizi, mülkümüzü sattığımız Saltoğullarıyla dedemin pazarlık etmelerini, 1938 yılı Haziran ayının mehtaplı gecelerinde Maçka’nın Livera köyüne hareket etmemizi, yaylaya gider gibi sığırlarımızı önümüze katıp, herkesin taşıyabileceği kadar yükün sırtlanılmasını ve Karaaptal, Yeri dağlarından Maçka’ya giden dağ yolu ile Yeri köyüne geldiğimizi, Yeride misafirperverliği ile tanınan Hacıoğlu İsmail aganın evinde kaldığımızı, sabahleyin geç vakit yola çıkıp Aşağı Mulagadan Halaf yokuşlarından dereye inişimizi, dere üzerindeki antik taş köprünün yanındaki düzlükte, kocaman bir ceviz ağacının altında mola verdiğimizi, sağma tası denen büyük bir tasa anamın sığırları sağıp sırtımdaki “çentey”deki mısır ekmeğini sıcak meme sütüne doğrayıp hep birlikte yediğimizi, oradan hareket ederek Zenha köyüne geldiğimizi, Meksila köprüsünden geçip Erzurum araba yoluna girdiğimizde, araba gürültüsüne alışık olmayan sığırlarımızın yolun uçurum iskarbasına doğru tırmandıklarını, Maçka’ya gelip şimdi apartmanlarla dolu Çaykara denen o zamanın boş çimeninde askerlik şubesinin bahçe duvarları boyunca büyük kavlağan ağaçlarının altında mola verdiğimizi ve karanlık, sisli, hafif yağmurlu bir gecede Liveraya geldiğimizi, şimdi bir çukurdan başka bir şeyi kalmayan “Mayrianın evi” denen ıssız haneye geldiğimizi, Ali ağanın damadı İsmail ağanın verdiği bir tas ayranla mısır çorbasını yediğimizi, tozlarla kaplı evi annemin süpürüp temizlemesini ve yataklarımızı sıra halinde serip o geceyi orada geçirdiğimizi hatırlıyorum.
***
Sabahleyin, şimdi Karamustafanın oğlu Ahmet’in evinin kuzey karşısında, eski mahallenin orman yolu yanında küçük bir eve taşındık. Orda kaldığımız 15- 20 gün içinde yerimizin başında bir çit/frahtoz kulübesi yaptık. Aynı zamanda yerimizin dibinde olan harabenin yanındaki mereği oturulacak hale getirdik. O kışı orada geçirdikten sonra 1939 yılında yıkık Rum binasının harabeleri üzerinde baba evimizi yaptık. Dokuz nüfuslu bir aile, bize göre saray olan bu eve yerleştik.
***
Artık Liveralı olmuştuk ama günümüze kadar Tonyalı kimliğimiz değişmedi. Tonya’ya gittiğimizde bize Maçkalı, Maçka’ya gittiğimizde bize Tonyalı derler, böylece çift kimliğimiz devam edip gider. Liverada yeni bir yaşamın temelleri atılmaya başladı. Babam, Tonya’da olduğu gibi Zonguldak gurbetçiliğine devam etti. 1942 yılının başlangıcında, 17 yaşındaki ağabeyim ile seksen sekiz yaşındaki dedem iki saat ara ile bir gecede vefat eylediler. Bu ailenin ilk acısı oldu.
***
Bütün evin geçimi; tarla, orman, hayvan bakımı, ev kadınlığı işleri hep anamın sırtına yüklendi. Evin sorumlusu o idi.
Gazyağı, sabun, tuz, kibrit gibi zorunlu ev ihtiyaçlarını sığırların memelerinden karşılardık. Ancak bir evin geçimi için yalnız bunlar yeterli değildi. Giyim, beklenmedik masraflar ve en kötüsü de mısır satın almaktı.
***
O zamanlarda Maçka fırınlarında ve evlerde yakacak odunları İspela ile Livera köyleri çarşıya taşırdı. Anam bu işi yüklenmek zorundaydı. Bir gün Yakup ağabeyimle birlikte çarşıya odun götürdüler. Satıp paralarını aldılar. Bir parça ekmek alıp köyün yolunu tuttular. Sansanoz mahallesinin başında, şimdi tarla olan çimenliğe geldiler. Dinlenmek için oturdular. Biraz dinlendikten sonra anam “haydi Yakup “ deyince “nene açlıktan adım atmaya dermanım yok” dedi. Anam şaşırmıştı. Ne yapacaktı? Sansanoz mahallesine daldı. Ne o kimseyi tanıyordu, ne de kimse onu tanıyordu. Önüne gelen ilk evin kapısına vurdu. Yaşlı bir kadın kapıyı açtı. Annem olayı anlattı. Kadın bir etek peksimet ve bir kot mısırla geri döndü. Annem şaşırmıştı. Şaşkınlık ve sevinç içinde Yakup ağabeyimin yanına geldi. Bir parça kuru peksimet verdi ve yola devam ettiler. Bu hayırsever, merhametli, cömert kadının kim olduğu bilinmedi. Allah rahmetler eylesin.
***
Tonya’dan geldiğimizde dedem ve babam Hafız Burhan ile tanışıp dost olmuşlardı. Hafız Burhan’ın 20 dönümlük geniş tarlaları vardı. Bu tarlaları işlemek için yarıcısı olduk. 1940 yılların açlığından etkilenmedik. En azından ambarımızda mısırımız vardı.
***
1942 yılında Maçka Merkez İlkokuluna kayıt oldum. 1946- 1947 ders yılında mezun oldum. Okuma merakı, ilk kez birinci sınıfta harfleri katıp okumaya başladığımda sarmıştı beni. Kıraat denen okuma kitabından başka hiçbir yazı bulamıyordum.
Halk hikayeleri okuma merakım vardı. 40- 50 sayfalık bir hikaye kitabı 25- 30 kuruştu. 60 para verip bir kalem alabilecek param yoktu. Nereden bulacaktım? Çok defalar evden fasulye çalıp sattım ve heves eylediğim hikaye kitaplarından satın aldım. İlk okuduğum kitap “Muhammed Hanefi’nin cenkleri” adını taşıyordu. Bunu aşık Garip, Şah İsmail, Tahir ile Zühre, Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı gibi kitaplar takip etti.
***
Okulu bitirdikten sonra baba mesleği olan Zonguldak madenlerinde, çalışma yaşına gelmediğimden dolayı sahte kimliklerle maden ocaklarında çalıştım. 1954 yılında Zonguldak’tan ayrıldım. 1955 de askere gittim ve 1958 yılında terhis oldum. Çileler ve sıkıntılarla dolu asker ocağında ilk kez72 kiloya çıktım. O sıkıntılı asker ocağının, ömrümün en güzel günlerinin geçtiği yer olduğunu şimdi anladım. Askerlik anılarımı başka bir kitabımda yazdım. Orada yazdığım türkülerden birkaçını burada yazayım.
Eğitim alayının
Dört bir yanı duvardır
Bir başta, bir de sonda
İki kapısı vardır
Çinkodan yapılmıştır
Alayın yapıları
Süngülü nöbetçiler
Beklerler kapıları
Celaleddin Altıntaş
Alay komutanımız
Der bize evlatlarım
Sıkılmasın canınız
***
Terhis sonrası Liveradaki manganez madeninde çalışmaya başladım. Mutluydum, çünkü Zonguldak madenleri Liveraya gelmişti. 1958 güzü baba evinden ayrılıp Ömer Sümer’in yarıcısı oldum. 1960 yılında baba yerinde bir ev yaptım ve oraya taşındım. Artı ben de, evi ve yeri olan bir hane oldum.
***
1963 yılında kendimi Alman maden ocaklarında buldum. 13 ay çalıştıktan sonra, Zonguldak maden ocaklarından taze ciğerlerime ekilen tozlar etkisini gösterdi. İki yıl çeşitli alman hastanelerinde yattım. Hastanelerde yatmaktan bunalmıştım. Kendi isteğimle hastaneden çıktığımda bazı haklarım kaybolacaktı. Doktorların taburcu etmesi söz konusu değildi. Çünkü hala tedaviye ihtiyacım vardı. Öyle bunalım anlarım olurdu ki, intihar etmeyi bile düşünürdüm. Ama günlerinde ömrümün güzel günlerinden olduğunu sonraları anladım.
***
Böylece Alman hastanelerinde köklü bir tedavi gördüm. Çalışamaz durumum 1972 yılına kadar devam etti. 10 Nisan 1972 de yer üstünde çalışmaya başladım. İki yıl dört ay çalıştıktan sonra eski hastalığım nüksetti. Bir yıl daha tedavi gördüm ve malulen emekliye ayrıldım. 1979 yılı haziran ayında temelli olarak Türkiye’ye döndüm.
Almanya’ya gittiğimde tasarladığım hayalleri gerçekleştiremedim. Yeraltı ve yer üstünde toplam üç yıl beş ay çalıştım. Görünüşe göre hastalığım bir şanssızlık ise de, bütün ömrümü garantiye aldığım düşünülürse şanslı olduğum anlaşılır.
***
Çok sevdiğim memleketim Trabzon’un tarihine merakım 1975 yılında Almanya’da iken başladı. Bu da memleket hasretliğinden kaynaklanan bir olgu idi. Bir akademik sıfatım yoktu. Doymak bilmeyen merakım, akademik sıfatını solladı. Bu tarihten günümüze kadar devam eden ve ölünceye kadar da devam edecek olan araştırmalarımda hiçbir maddi beklentim olmadı. Maddi kazancın çok daha üzerinde kazanımlarım oldu. Bir uğraş sahibi oldum. Bu öyle bir uğraş ki, sağlıklı ve dinç kalmamı da beraberinde getirdi. Anladım ki, insanları çökerten, yaşamdan küstüren, kendini oyalayacak bir uğraştan yoksun olmalarıdır. Bunalım, stres, yaşamdan zevk almamak bedenen ve ruhen çöküşün nedenleridir.
Benim bütün günlerim ve hayal gibi geçirdiğim uykularda hep araştırdığım konuların meraklarıyla doludur. Böylece hafızam ve ruhum her zaman sevdiğim bir uğraşı ile dolu, yıpratıcı düşüncelere ne ruhumda ne hafızamda yer kalmadı.
***
Yıllar önceleri sık sık rüyalarımda ucu bucağında hiç kara parçası görülmeyen engin denizlerde, ayaklarımın altında iki tahta parçasından başka hiçbir tutunulacak şey olmaksızın dolaştığımı görürdüm. Bu engin denizlerde yalnız başıma, ne bir gemi, ne de bir deniz aracı olmadan dolaşmaktan hiç de korkmazdım. Bu acayip rüyalara bir anlam veremezdim. Sorduğum hocalar verdikleri cevaplarda ”derya zenginliktir, zengin olacaksınız” derlerdi. Ama zengin denecek kadar varlığa hiçbir zaman sahip olmadım. Şu halde zengin olmak; mal, mülk, para zenginliği değil, araştırmak, çok kitap sahibi olmak ve okumaktır. Zenginliğin bu olduğunu anladım. Engin denizlerden korkmadığımı, resmi çevrelerce kuşkulu bir kişi olduğum zannı ile kontrol altında olduğumdan, korkacak bir durumla karşılaşmayacağıma yorumluyorum.
***
77 yıllık ömrümde, hastalığa yakalandığımın ilk ağır devrelerinde yaşamaktan ümidi kesmiş olmama rağmen, gerçek anlamda hiçbir zaman ölümden korkmadım. Herhalde uzun bir zaman yaşayacağımı takdir eden Allah’ın bana verdiği bir ilhamdı bu. Şimdi inanıyorum ki, O ilahi gücün her canlıya takdir eylediği ölüm yanaşmıştır. Yine de korkmuyorum. Korktuğum tek şey her yaşlanan insan gibi, bakıma muhtaç olarak birilerinin eline düşmektir.
***
Her an kendimi dinlediğimde, yatıp kalktığımda yaratıcı güce şükürler etmekten geri kalmıyorum ve bundan da teselli buluyorum. Ömrümün geçtiği toprakların besin maddeleriyle büyüdüm, geliştim. Bu topraklar benim, ben de bu toprakların bir parçası olup karıştık, kaynaştık. Yine bu topraklarla haşır neşir olmak son arzumdur.
***
Köyümüzde umumi mezarlıklar yanında aile mezarlıkları da büyük yer tutar. Her ailenin kendi ölüsünü, kendi mülkünün kenarına gömmesi gelenek haline gelmiş, bütün yolların kenarları mezarlarla dolmuştur. Hiç sevmediğim bu kötü geleneğe karşı, mezarımın Tonyalı ya da Karamustafanın kıranında, dedemin mezarının sağ tarafında yapılmasını varis ve dostlarıma vasiyet ettim. Bunun biricik nedeni toplumdan kopmuş yaşamım ve ölümün de bayramdan bayrama ziyaret edilen ıssız bir yerde olmasıdır.
***
11 Aralık 2009 Cuma günü, mezarımın olacağı bu yerin ayakucuna çok sevdiğim bir çam ağacı fidanı diktim. Ümit ederim ki kurumaz da, o yaşadığı sürece ben de manevi olarak yaşarım.