Annemin alışkın olduğu “yoldadır” cevabı benim çocuksu umutlarımı dağıtmaya yetti. Kime, neden kızabileceğimin bilinci henüz uyanmamıştı. Sonucun duygusallığı altında ezilerek dükkandan çıktık. Ellerinde “cici moma”larla Muzaffer’in fırınından dönenlere takılan gözlerim, annemin çekelemesiyle kendi gerçeklerine dönüverdi...
***
Annem, Maçka pazarını dolaşan gözlerime daha fazla derinlik şansı vermeden, elimden tutarak beni çarşının içinden çarçabuk çıkardı. Sırtında boş sepeti ve yüreğine gömdüğü öfkesiyle, hızlı adımlarla yürüyordu. Yol boyunca hiç konuşmadı. Düşünce harmanında o anda neler savrulduğunu bilemezdim. Maçka-Livera arasındaki yol çok çabuk tükendi..
***
Rumlardan kalma evimizin ana giriş kapısından (tam karşısında da bir büyük kapı vardı) yarısı toprakla yarısı tahtayla kaplanmış geniş bir “aşhane” bölümüne girilirdi. Ortada bir ateş yeri (ekmek, yemek, ineklerin yalı, her şey burada pişirilirdi) vardı. Ateş yerinin üzerinde, tavandaki ana kirişte, büyük kazanların taşıyıcısı kara zincir bütün heybetiyle sallanırdı. Ocakta, yerde, küllerin arasındaki üçlü sacayak, daha küçük boyuttaki tencere, tava gibi kapkacağın oturacağıydı. Aşhanenin karşısında iki oda vardı. Birini hiç kullanmazdık. Depo gibiydi. İçinde alet edevatla bazı yiyecekler bulunurdu. Diğer odamız ise yaşantımızın en önemli mekanıydı. Beş çocuk ve annem orada kalırdık. (Yurdanur yeni evde doğdu.) İki pencereli odanın Zehra teyzelere bakan bölümü tamamen kördü. Mahalleye dönük cephede iki pencere vardı. Pencerelerdeki kırık camlar, ya minderle, ya tenekeyle ya da kalın, toprak renkli kağıtla kaplanmıştı. En son kırılan camda ise gazete kağıdı görev yapıyordu. O gazetenin manşetini çok iyi hatırlıyorum: Millet geçim derdinde, iktidar seçim derdinde. (1960 yılların ikinci yarısı. Bugün de değişen bir şey yok.) Evimizin çatısı eskiden tamamen hartama (en fazla 0.5-1.00 cm arasında değişen kalınlıklarda ve yaklaşık 1.00 m boyunda, çam ağacının budaksız bölümlerinden elde edilen ahşap çatı malzemesi) kaplıydı. Zamanla çürüyen hartamalar, teneke ya da saclarla değiştiriliyordu. Çatının duvarlarla kesiştiği yerlerde, taşları tutan harçların çözülmesinden ötürü, küçük delikler oluşmuştu. Bu delikler eve istenmeyen misafirlerin girişini sağlardı.
***
O günlerin en can sıkıcı misafiri Hacı Dayı’nın (Hacı Dursun ÇİLİNGİR) kocaman sarı kedisiydi. Heybetli vücudunu küçük deliklerden nasıl sığdırıp evimize girerdi, anlamak mümkün değildi. Ziyaret saatlerini evde kimsenin olmadığı zamanlara denk düşürürdü. Açıkta bulduklarıyla yetinmez, tencerelerin, kazanların kapaklarını açma ustalığını da gösterirdi. Bu nedenle de bizi, deyim yerindeyse, bezdirmişti.
***
Maçka dönüşü, keyifsiz ve yorgun bir dağınıklıkta içeri girdiğimizde, aralık olan odanın kapısından, sarı kedinin pencerenin önündeki ahşap karyolada uyuduğunu gördüm. Sobalık kesilmiş odunlardan sessizce bir tane aldım. Annemin soran bakışlarıyla göz göze geldim. “Hacı Dayının kedisi yatakta uyuyor.”, diye fısıldadım. “Dikkatli ol, cami kırarsun.”, dedi. O sözünü bitirmeden odunu olanca gücümle fırlattım.”Şangırrrrr” diye duyulan sesle kedi uyandı, camı kırılan pencereden atladı gitti. Annem başka bir sobalık odunla peşime düşerken, ben çoktan dışarı çıkmış, atış menzilini geride bırakmıştım.
***
Hacı Dayı’nın kedisi sonraları görünmez oldu. Bir akşam Hacı Dayı’lara barakasa gitmiştik. Annem kediyi sordu. Hacı Dayı: “Maaşli işe girdi, çalişuyi. Dayisinun oğli çimento fabrikasında işe koydi oni. (Hikmet abi- DİZDAROĞLU, o yıllarda Trabzon Çimento Fabrikası’nda çalışıyordu.) Keyfi yerinde. Bu ay ilk maaşini alacak” dedi. (Mahallede şikayetlerin artması üzerine Hacı Dayı, kediyi bir çuvala koyup Değirmendere’de, Çimento Fabrikası’nın yanına bırakmıştı.)
***
Özelleştirmeye kurban edilen Trabzon Çimento Fabrikasının önünden ne zaman geçsem, içimi burkan bir gülümsemeyle, Hacı Dayı’nın kedisini anımsarım. |