1-Derneğimizin amacı köylülerimizin arasında birlik ve beraberlik sağlamak olmalıdır.
2-Örf ve geleneklerimizi devam ettirmek, özelikle köylülerimizin arasında zamanla kopan komşuluk bağlarını, bütünleştirmek ve birbirleriyle kopan iletişimi sağlamak olmalıdır.
3-Derneğimizin köyümüzün sorunlarının çözümünde köprü görevi yapmalıdır.
4-Tüm köy halkının derneğe üye olmasını sağlamalıdır.
5-Derneğimizde ayrımcılık yapılmamalı, tüm köy halkının acı ve tatlı günlerinde yanlarında olunmalıdır. Yazının devamı için tıklayınız
Sen değerinle ve düşüncenle, iki âleme de bedelsin, ama ne yapayım ki kendi değerini bilmiyorsun. (Hz. Mevlana). Mevlana’nın insan sevgisi tarif edilemeyecek kadar büyüktür. Aynı zamanda Mevlana’nın insanlara duyduğu saygı da tarif edilemeyecek kadar derindi: Ayırmadan herkese saygı ve sevgi… Başkaları da bu nezakete karşılık verirler, ona saygı göstermeye uğraşırlardı. Mesela bir topluluğa girdiği zaman kendisine saygı duyarak ayağa kalkarlardı. Mevlana bunu istemezdi. Hele de kendisi için birini oturduğu yerden kaldırdıkları zaman bu hale çok üzülürdü. Mevlana’nın insan sevgisi ne güzel bir örnek:Yazının devamı için tıklayınız
Gün, akşamın koluna girmiş ağır ve soğuk adımlarla geceye doğru yürüyor. Kaç gündür şehrin kapılarına kadar gelip geri dönen kar taneleri, bu kez sanki biraz daha kararlı görünüyorlar. En azından yatıya kalacaklarmış gibi bir halleri var. Gece koynunda yer açmış mıdır, bilinmez… Sabah ola hayrola…
***
Ocak ayı bilindiği gibi köyümüz adına ayrılıkların yaşandığı, yüreklerin dağlandığı günlerle geçti. Hayatın bu en acımasız kuralı “vaktidir” buyruğuna uygun olarak işleyişini sürdürür. Sonuçta fiziksel bir ayrılık kaçınılmaz olduğuna göre, mesele ömür dediğimiz ve hesabını vereceğimiz sürenin nasıl kullanıldığında düğümleniyor. Toplumların yaşamlarını sürdürürken zorunlu olarak gerçekleştirdikleri üretim ilişkileri temelinde ve herkesin inancına, dünya görüşüne, imkanlarına, özelliklerine, kimliğine, kişiliğine, bilincine bağlı olarak şekillenen bir yaşam biçimi vardır. Bu yaşam biçimi, insanın toplumsal bir varlık olması nedeniyle, yaşamın her alanında başkalarıyla kesişme durumundadır. Böylece hayatın içinde kendiliğinden doğan bir birliktelik oluşur. Yazının devamı için tıklayınız
Çocukluğumda “kalandar eğlencesi” için sadece bir gecesine özlem duyduğum ocak ayına oldum olası içim ısınmamıştır. Hayal dünyamızın köyün ufkuyla sınırlı zenginliği bizi çok uzaklara taşımaya yetmezdi. Akşam ezanıyla üzerimize çullanan karanlığa idare lambamız da bizimle birlikte teslim olurdu. Zemherinin bu en ağır günlerinde, bir tek kar beyazı direnirdi gecenin egemenliğine. Ay ziyaretimize geldiğinde, elinden tutup köyü gezdirirdi. Böyle gecelerde Yumak da cesaretlenir, bizim kapıya kadar gelir, birkaç kez havlayıp evine dönerdi. Sabaha dargın bu bitmez gecelerin erken uykuları, bazen Yumağın sesiyle, bazen de nefessiz bırakan öksürük nöbetleriyle bölünürdü. Karanlığın korkusu tutardı yüreğimizi... Annemin usul usul dokunuşlarıyla uyku yeniden üstümüzü örter ve sabahın aydınlığına kadar da bırakmazdı. Yazının devamı için tıklayınız
Büyük olmak ancak çetin gayretler, uzun ve kararlı bir çalışmanın sonucu olarak gerçekleşebilir. Osmanlının diğer devletler ile yaptığı ticari sözleşmelerin memleket zararına işlemesi diğerlerinin suçu değildi. Ama biz kapitülasyonları memleket zararına işleyen sözleşme olarak algıladık. Oysa onlar çok üretip çok sattı, bizimkiler sadece ham madde satmakla yetindi. Osmanlının son yıllarında koca Osmanlı Galata bankerlerinden borç almaya başlamıştı. Böylece kaçınılmaz sona doğru hızla yol aldı. Olayın aslını kavrayamayanlar hep ötekileri suçladı. Yazının devamı için tıklayınız.
Gülsüm Ana dört gözle beklemişti oğlunun dünyaya gelişini. Dokuz ay karnında gezdirdiği oğluna vurulmuştu adeta. Koklamaya doyamıyordu onu. Işıl ışıl gözleri vardı. Öyle güzel gülüyordu ki. Evlerine neşe gelmişti. Hastalandığında başucundan ayrılmazdı. İlk adımını hiç unutmazdı. Hele ilk anne deyişini. Hep üzerinde titrerdi Gülsüm ana. Zaman su gibi geçti. Artık büyümüştü Kazım, her gidişinde yüreğinden bir parça kopuyordu Gülsüm Ananın. Ama belli etmiyordu. Ne hikmetse bir tek onu peygamber ocağına gönderirken rahattı. Doğuya düştüğünü söylemişti. Yazının devamı için tıklayınız
Bütün bu gelişmeler ve ülkemizde son dönemde meydana gelen olaylar bana görevli olduğum daha öncede askerlik görevimi ifa ettiğim yıllarda kısmen şahit olduğum hadiseleri hatırlattı. Bu süreç 70’li 80’li yılları arasında ülkemizde yaşanan kaotik ortamın bir devamı sanki. Benim olduğu kadar sizlerin de böyle düşündüğünü tahmin ettiğim bu süreçte 11 Eylül 1980 gecesine kadar devam eden olaylar ne değişti de 12 Eylül 1980 tarihinde ülkemizde her türlü olay bıçak gibi kesildi her şey sütliman oldu. Ne oldu ne değişti. İsterseniz bu süreci beraber bir sinema şeridi gibi izleyelim. Yazının devamı için tıklayınız.
Geçen yıl Maçkalı Adnan Özdemir’in kız kardeşi Müjgan teyze beni aradı. Annemin teyzekızı olur. Kuzey Ekspres Gazetesinde yayımlanan ailemizin yaşam öyküsü ve anılarını içeren “Roma’dan Mektup Var” yazısını haber verdi, okumamı istedi. Sayın İlyas Karagöz’le tanışıklığım o gün başladı.
Yazısında, “Trabzon toprağında gözlerini dünyaya açan, köken, aile ve çevresinden ayrılıp uzaklarda, yabancı topraklarda gözlerini yuman bir insanın koparıldığı topraklardan, tanıdıklarından uzun yıllar sonra haber almasını, çocukluğunda tanıdığı insanları hatırlamasının ne kadar sevindirici aynı zamanda ne kadar üzücü olduğunun acı kaderini, dini, milli, siyasi duyguların etkisinden sıyrılıp insancıl duygularla düşünüp anladığını” dilegetiriyordu. Yazının devamı için tıklayınız